Bir yaşantının ruhsal açıdan travmatik bir etkisi olmasında belirleyici olan yalnızca yaşanan olayın niteliği değildir. Kişinin o olayı ruhsal olarak nasıl yaşadığı, yaşananların onun iç dünyasında nasıl bir yer edindiği de belirleyicidir. Bu anlamda travma kişisel bir yaşantıdır; aynı olay herkes üzerinde aynı biçimde ya da aynı ölçüde travmatik bir etki bırakmayabilir. Özellikle cinsel taciz ve istismar gibi kişinin bedensel ve ruhsal sınırlarının ihlal edildiği durumlarda, kişinin kendisini ne kadar çaresiz hissettiği, kendisini koruyabilmek için bir şey yapabilip yapamadığı, yaşananların güvenilen ya da yakınlık duyulan birinden gelip gelmediği ve sonrasında çevresinden ne ölçüde destek görebildiği, yaşananların ruhsal etkisini şekillendirir.
Travmatik bir yaşantının ruhsal etkileri bazen belirli duygularda, bedensel tepkilerde ya da ilişkilerde kendisini gösterebilir; ancak kişi bunların geçmişte yaşadığı deneyimlerle bağlantısını her zaman açıkça göremeyebilir. Örneğin kişi bugün hissettiği bir korkunun ya da endişenin geçmişte yaşadıklarıyla ilişkisini bilemeyebilir; belirli bir yakınlıktan neden geri çekildiğini, bedeninin bazı durumlarda neden gerildiğini ya da kendisini neden suçlu hissettiğini ilk bakışta anlamlandıramayabilir. Üstelik kişi başına ne geldiğini biliyor, olanları hatırlıyor, hatta anlatabiliyor da olabilir; buna rağmen yaşadıklarının kendisi için ne ifade ettiğini ya da bugünkü duyguları ve ilişkileriyle nasıl bağlantılı olduğunu anlamakta zorlanabilir. Bir olayın gerçekleşmiş olduğunu bilmek ile o deneyimin kişinin ruhsal dünyasındaki anlamını kavrayabilmek aynı şey değildir.
Yaşananların kimden geldiği de bu anlamlandırma sürecini şekillendiren bir unsurdur. Travmatik yaşantının güvenilen, sevilen ya da ihtiyaç duyulan birinden gelmesi, özellikle çocukluk döneminde yaşandıysa, yaşananları anlamlandırmayı daha da karmaşık hale getirebilir. Çünkü özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisi gibi kişinin bağlı olduğu ve sürdürmeye ihtiyaç duyduğu bir ilişki içerisinde yaşanan travmalarda, kişinin kendisini inciten kişiyle ilişkisi yaşanan ihlalle birlikte sona ermez; hatta çoğu zaman devam etmek zorundadır. Kişi kendisine yapılanın yanlış olduğunu bir düzeyde bilse de o kişiyi sevmeye ve ona ihtiyaç duymaya devam edebilir; öfkelenirken özleyebilir, uzaklaşmak isterken onu kaybetmekten korkabilir. Burada anlaşılması gereken yalnızca neler yaşandığına dair gerçekler değil, birbirine uymayan bütün bu zıt duyguların aynı ilişkinin içinde nasıl var olabildiğidir.
Böyle bir durumda yaşananlarla yüzleşmenin bir zorluğu da şundan kaynaklanır: yaşanan ihlal, kişinin yalnızca karşısındaki insana duyduğu güveni değil, kendi algısına duyduğu güveni de sarsabilir. “Bunu nasıl fark etmedim?”, “Ona neden güvendim?” gibi sorular zamanla daha genel bir kuşkuya dönüşebilir. Kişi yalnızca başkalarının güvenilirliğinden değil, kendi hislerini doğru okuyup okuyamadığından, tehlikeyi fark edip edemeyeceğinden ya da kime güvenebileceğini anlayıp anlayamayacağından da şüphe duyabilir. Özellikle çocuklukta burada çözülmesi güç bir ikilem ortaya çıkabilir: Çocuğun korktuğunda güvenlik ve yakınlık için yönelmeye ihtiyaç duyduğu kişi, aynı zamanda korkunun ya da ihlalin kaynağı olduğunda, çocuk için ne o kişiye yaklaşmak ne de ondan uzaklaşmak bütünüyle güvenli bir çözüm sunar. Bağlanma literatüründe bu durum “fright without solution” (çözümsüz korku) olarak ifade edilir.
Yaşananları anlamlandırmak kadar, onları bir başkasına anlatabilmek de her zaman kolay değildir. Özellikle kişinin kendisinin de anlamakta zorlandığı, birbiriyle çelişen duygular taşıdığı ya da kendi algısından kuşku duyduğu deneyimleri söze dökmesi güç olabilir. Üstelik anlatabilmek için, anlatılanların bir başkası tarafından karşılanabileceğine dair bir güvene de ihtiyaç vardır. Kendisine inanılmayacağını, suçlanacağını, yaşadıklarının küçümseneceğini ya da karşısındaki kişinin duyduklarını taşımakta zorlanacağını düşünen biri için susmak, kendisini korumanın bir yolu haline gelebilir.
Bu nedenle travma söz konusu olduğunda sessizliği yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak düşünmemek gerekir. İnsan bazen hayatını sürdürebilmek için henüz yaklaşmaya hazır olmadığı bir deneyimden belli bir uzaklıkta durmaya ihtiyaç duyabilir. Düşünmemek, konuşmamak ya da yaşananlarla bugün arasında bağlantı kurmamak, bir dönem için kişinin kendisini korumasına yardımcı olmuş olabilir. Bazen de deneyimin bazı yönleri dissosiyatif süreçlerle (kişinin yaşantısının geri kalanından ruhsal olarak ayrışarak) diğer deneyimleriyle bütünleşmeden kalabilir.
Ancak bu mesafenin bir bedeli de olabilir. Geçmişte yaşananlarla bağlantısı kurulamayan korkular, bedensel tepkiler ya da ilişkilerde tekrar eden güçlükler kişinin bugünkü hayatında varlığını sürdürebilir. Bir dönem koruyucu olan bu mesafe, zaman içinde kişinin hayatını sınırlamaya başlayabilir. Bu nedenle travma söz konusu olduğunda sessizliğin hem koruyucu işlevini hem de zamanla kişinin kendi duygusal deneyimine ulaşmasını güçleştirebilen tarafını birlikte düşünmek gerekir.
Özellikle cinsel travmaların ardından konuşmayı güçleştiren duygular arasında suçluluk ve utanç önemli bir yer tutar. Kendi iradesi dışında bir ihlale maruz kalan bir kişi neden kendisini suçlu hisseder ya da yaşananlardan utanır? Bunun bir açıklaması, kişinin yaşananları anlamlandırma biçiminde bulunabilir. Olayın ardından zihin tekrar tekrar başka ihtimallere dönebilir: “Neden oraya gittim?”, “Neden daha önce anlamadım?”, “Neden karşı koymadım?”, “Başka türlü davransaydım bunlar olur muydu?” Bu sorular bir yandan yaşananları anlamaya çalışma çabasının parçasıdır. Diğer yandan, kişinin kendisine geriye dönük olarak bir miktar kontrol atfetmesine de hizmet edebilir.
“Benim yüzümden oldu” düşüncesi acı vericidir; fakat yaşananlarda kendi payını görmek kişiye aynı zamanda bir hareket alanı bırakır: “Başka türlü davransaydım bunu önleyebilirdim.” Yaşananlar kişinin yaptığı ya da yapmadığı bir şeye bağlanabiliyorsa, dünyanın bütünüyle kontrol edilemez olduğu gerçeğiyle karşılaşmak da bir ölçüde engellenebilir. O sırada yaşananlar üzerinde çok az kontrolü olduğunu ve kendisini korumak için yapabileceklerinin sınırlı kaldığını idrak etmek, bazen kişinin kendisini suçlamasından bile daha zorlayıcı olabilir.
Üstelik kişinin kendisini suçladığı şeylerden bazıları gerçekte kendi iradesinde değildir. Örneğin “Neden karşı koymadım?” sorusunun cevabı çoğu zaman kişinin bilinçli bir seçiminde değildir. Tehdit karşısında donup kalmak, bedenin kişinin seçimi dışında devreye girebilen ve cinsel saldırılar sırasında da görülebilen bir tepkidir. Dolayısıyla kişinin sonradan kendisine atfettiği sorumluluk ile olay sırasında gerçekte sahip olduğu hareket alanı birbirinden oldukça farklı olabilir.
Suçluluğun bir kaynağı daha vardır. Psikanalist Sándor Ferenczi, istismara uğrayan çocuğun, aslında istismarı gerçekleştiren yetişkine ait olan suçluluğu kendi içine aldığını yazar. Bağlı olduğu bir yetişkini suçlamak çocuk açısından o ilişkiyi tehlikeye atıyor gibi hissedilebilir; suçu kendi üzerine almak ise kimi durumlarda hem ilişkiyi hem de dünyanın bir ölçüde anlaşılır olduğu duygusunu korumanın bir yolu haline gelebilir.
Böylece suçluluk zamanla kişinin kendisine aitmiş gibi taşıdığı bir duyguya dönüşebilir. Utançta ise kişinin yaşananlarla kurduğu ilişki biraz farklıdır. Suçluluk daha çok “Ben yanlış bir şey yaptım” düşüncesine yaklaşırken, utanç kişinin kendisine yönelir: “Bende yanlış bir şey var.” İnsan başına gelen bir şey nedeniyle kendisini kirlenmiş, değersiz, kusurlu ya da başkalarının gözünde değişmiş hissedebilir. Böylece başka birinin yaptığı bir ihlal, zamanla kişinin kendisi hakkında taşıdığı bir düşünceye dönüşebilir. Yaşananların ardından “Neden oraya gittin?”, “Neden daha önce söylemedin?”, “Neden karşı koymadın?” gibi tepkilerle karşılaşmak da kişinin zaten kendi içinde taşıdığı kuşkuları pekiştirebilir.
Yaşananlar hakkında konuşabilmek, kişinin kendi deneyimiyle kurduğu ilişkiyi zamanla değiştirebilir. Daha önce yalnızca hatırlanan, bedende hissedilen ya da bazı durumlarda yeniden yaşanıyormuş gibi ortaya çıkan bir deneyim, sözcükler aracılığıyla üzerine düşünülebilen bir hale gelebilir. Ancak anlatmak tek başına yeterli olmayabilir; kişinin anlattıklarıyla bir başkasının karşısında nasıl karşılandığı da bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Psikiyatrist ve psikanalist Dori Laub, travmanın en ağır yanlarından birinin, kişinin yaşadıklarına içeriden de tanık olamaması olduğunu söyler. Laub’un tarifinde, olay yaşanırken ve sonrasında deneyimin hitap edebileceği, onu duyacak bir öteki yoktur; ne dışarıda ne de kişinin kendi içinde. Dinleyen birinin varlığı, kişinin zamanla kendi yaşadıklarına da tanık olabilmesini mümkün kılar. Ancak tanıklığı yalnızca birinin anlatılanları duyması olarak düşünmemek gerekir. Kişinin yaşadıklarının ciddiye alınması, kendisine inanılması ve deneyiminin anlamının onun yerine belirlenmemesi de gerçekten duyulma deneyiminin bir parçasıdır. Böyle bir ilişkide, daha önce tek başına taşıdığı bir deneyim hakkında bir başkasının varlığında düşünebilmek, kişinin zamanla kendi yaşadıklarına da farklı biçimlerde yaklaşabilmesine imkan verebilir.
Psikanalist Donald Winnicott’un nesne kullanımı kavramı, anlatmanın neden kişiyi güçlendirebildiğini düşünmek için de yardımcı olabilir. Winnicott’a göre bir başkasıyla gerçek anlamda ilişki kurabilmek için, o kişinin yoğun duygularımıza maruz kaldığında hayatta kalması gerekir: yani duruma verilen bir karşılık olarak saldırmaması, çökmemesi ve ilişkiden çekilmemesi. Travmatik bir deneyimden söz etmek de karşıdaki kişinin anlatılanlar karşısında ne yapacağına ilişkin soruları beraberinde getirebilir.
Anlatılanların ağırlığı ya da kişinin taşıdığı öfke, utanç veya tiksinti karşısındaki kişiyi dağıtacak mı? Onu uzaklaştıracak mı? Yoksa anlatılanlar dönüp yeniden kişinin kendisine yöneltilen bir suçlamaya mı dönüşecek? Bu nedenle karşıdaki kişinin anlatılanları nasıl taşıdığı, konuşmanın kendisi kadar önemli olabilir. Burada hayatta kalmak, etkilenmemek demek değildir. Dinleyen kişi duyduklarından etkilendiği halde dağılmadan, suçlamadan ve geri çekilmeden orada kalabildiğinde, kişi hem yaşadıklarının bir başkası tarafından gerçek olarak kabul edildiğini hem de kendi duygularının ilişkiyi yok etmediğini deneyimleyebilir.
Özellikle travmanın bir ilişki içinde gerçekleştiği durumlarda bunun ayrı bir önemi vardır. Bir başka insanın kişinin güvenini, sınırlarını ya da ona duyduğu bağlılığı kullandığı bir deneyimin ardından, başka ilişkilerde yakınlığın sınırların ihlal edilmeden, ihtiyaçların çaresizliğe dönüşmeden ve güvenin kötüye kullanılmadan da yaşanabileceğini deneyimlemek önemlidir. Çünkü ilişkiler içinde zarar görmüş olan güven duygusunun yeniden kurulabilmesi, yalnızca başka türlü ilişkilerin mümkün olduğunu bilmekle değil, bu güveni zaman içinde ilişkilerin içinde yaşayabilmekle mümkün olabilir.
Psikoterapide bu sürecin danışanın kendi hızında ilerlemesi özellikle önemlidir. Bazı deneyimler doğrudan konuşulabilirken bazılarına yaklaşmak daha uzun sürebilir. Kişinin henüz taşımakta zorlandığı bir deneyime yaklaşması için acele edilmemesi, ne zaman ve ne kadar yaklaşacağına kendisinin karar verebilmesi önemlidir. Ayrıca travmaya yönelik psikoterapi çalışması, yaşananları mümkün olduğunca ayrıntılı biçimde anlattırmak anlamına da gelmez. Bazen önce kişinin bugün ne yaşadığını anlamak ya da birbirine karışan duyguları ayırt edebilmesine yardımcı olmak gerekir.
Bunun yanı sıra, travmayla çalışırken terapistin görevi kişinin hikayesinin doğru anlamını bulup ona sunmak da değildir; zaten böyle tek bir doğru anlamın varlığı da söz konusu değildir. Bazen ne olduğunu birlikte düşünmek, bazen kişinin kendi bağlantılarını kurmasını beklemek, bazen de henüz hakkında konuşulamayan bir şeyin varlığının yalnızca farkında olmak ve acele etmemek gerekir. Kişinin yalnızca ne anlattığı değil, konuya ne zaman yaklaşmak ve ne zaman uzaklaşmak istediği ve bunun üzerindeki kontrolü de sürecin bir parçasıdır.
Bunun travma açısından ayrıca bir anlamı vardır. Taciz ve istismar gibi travmatik yaşantılarda kişinin sınırları zaten bir başkası tarafından dikkate alınmamıştır. Ne olacağına ilişkin söz hakkı elinden alınmış, kişi istemediği bir deneyime maruz bırakılmıştır. Dolayısıyla terapide kişinin neyi, ne zaman ve ne kadar anlatacağına ya da nasıl anlamlandıracağına kendisinin karar verebilmesi, iyi bir terapötik çerçevenin gereği olmanın ötesinde bir işleve sahiptir. Kendi sınırlarının fark edildiği ve dikkate alındığı bir ilişki içinde bulunmak, geçmişte yaşananın aksine, kişinin kendi deneyimi üzerinde yeniden söz sahibi olabileceği bir alan yaratır.
Bu nedenle terapide önemli olan konuşabilmek kadar konuşmamaya da izin olmasıdır. Kişinin henüz hazır olmadığı bir deneyimi anlatmaya zorlanmayacağını bilmesi, ne kadar yaklaşacağına kendisinin karar verebilmesi için alan bırakır. Travma hakkında konuşmak ile yeniden kontrol kazanmak arasındaki ilişki de burada kurulabilir: kontrol, geçmişte olanları değiştirebilmekten değil, bugün kendi sınırları ve seçimleri üzerinde yeniden söz sahibi olabilmekten gelir.
Zaman içinde kişi taşıdığı suçluluğu, utancı ya da kendisi hakkında vardığı bazı sonuçları yeniden değerlendirebilir. Geçmişte yaşananlarla bugün hissettikleri ve ilişkilerinde yaşadıkları arasında daha önce göremediği bağlantılar kurabilir. Öte yandan, bazı tepkilerinin anlamını daha iyi anlayabilirken bazıları hâlâ belirsiz kalabilir. Travmanın ruhsal olarak işlenmesi, bütün parçaların sonunda eksiksiz ve tutarlı bir hikayeye dönüşmesi anlamına gelmez. Bazı deneyimler hakkında konuşabilmek uzun zaman alabilir; bazıları hiçbir zaman bütünüyle anlatılmayabilir. İnsan bazı şeyleri hatırlamayabilir ya da hatırladıklarının anlamı zaman içinde değişebilir. Kısacası, yaşanmış olan değişemeyecek ya da ortadan kaldırılamayacak olsa da kişinin yaşadıkları karşısındaki konumu aynı kalmayabilir. Bir zamanlar yalnızca maruz kaldığı, anlam vermekte zorlandığı ya da kendisinden uzak tutmak zorunda kaldığı bir deneyim hakkında kişi zamanla düşünebilir hale gelebilir; onun bugünkü hayatındaki etkilerini daha iyi tanıyabilir ve yaşadıklarının kendisi hakkında ne anlama geldiğini yeniden değerlendirebilir.
Bir başkasının tanıklığı da benzer şekilde geçmişte olanı değiştiremez ya da yaşananlara kendiliğinden bir anlam veremez. Fakat tanıklığın gerçekleştiği ilişki, insanın yaşadıklarıyla yalnız başına kalmadığı, anlatmak istediğinde duyulabildiği ve kendi deneyimi hakkında kendi hızında düşünebildiği güvenli bir alan sunabilir. Özellikle kişinin sınırlarının, güveninin ya da bağlılığının bir ilişki içinde ihlal edildiği deneyimlerin ardından, başka bir ilişkinin bu kez sınırların korunduğu ve güvenin kötüye kullanılmadığı bir biçimde yaşanabilmesi başlı başına önemlidir. Psikoterapinin önemli işlevlerinden biri de budur: geçmiş değişemeyecek olsa da, kişinin geçmişte yaşadıklarıyla bugün kurduğu ilişki ve yaşadıklarının kendi hayatındaki anlamı zaman içinde değişebilir.
Yazar: Klinik Psikolog Pelin Ulutaşlı
Kaynaklar
Herman, J. L. (1992). Trauma and Recovery: The Aftermath of Violence—From Domestic Abuse to Political Terror. Basic Books.
Ferenczi, S. (1933/1949). Confusion of tongues between adults and the child. International Journal of Psycho-Analysis, 30, 225–230.
Laub, D. (1992). Bearing witness, or the vicissitudes of listening. In S. Felman & D. Laub, Testimony: Crises of Witnessing in Literature, Psychoanalysis, and History (pp. 57–74). Routledge.
Freyd, J. J. (1996). Betrayal Trauma: The Logic of Forgetting Childhood Abuse. Harvard University Press.
Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Tavistock Publications.
Tangney, J. P., & Dearing, R. L. (2002). Shame and Guilt. Guilford Press.