Psikoterapide, özellikle psikanalitik ve psikodinamik yaklaşımlarda önemli bir yeri olan “çerçeve” adlı bir kavram vardır. Bu kavram, görüşmelerin günü ve saati, süresi, terapistin rolü, terapist-danışan ilişkisinin sınırları ve odanın fiziksel düzeni gibi, sürecin düzenini tanımlayan unsurları içerir. Dışarıdan bakıldığında çerçevenin yalnızca belli kuralları ve sınırları belirlemek için var olduğu düşünülebilir. Bu kısmen doğru olsa da, çerçeve psikoterapi sürecinde çok daha temel bir işlev üstlenir. Hangi yaştan danışan ile çalışıyor olursak olalım, psikoterapi sürecinde çerçevenin sağlamlığı, danışanın iç dünyasında yaşadığı karmaşayı ve yoğun duygularını güvenle terapi odasına taşıyabilmesinin temel koşullarından biridir. Bu yazıda çerçevenin en temel işlevlerinden olan düzenleyici rolü üzerinde duracağız.
Canlıların yaşamı, bedensel işleyişi düzenleyen ritmik tekrarlarla sürer: kalp atışı, solunum, uyku döngüleri… Bu ritmik süreçler, organizmanın iç dengesini koruyan daha geniş bir düzenleyici işleyişin parçasıdır. Biyolojide homeostasis, organizmanın iç ortamının göreli sabitliğinin sürdürülmesi olarak tanımlanır; örneğin vücut sıcaklığı, kan şekeri ve sıvı-elektrolit dengesi gibi değerlerin, değişen koşullara rağmen belirli sınırlar içinde tutulmasıdır. Kısacası organizmanın iç dengesini koruma süreci olarak düşünülebilir. Freud’un sabitlik ilkesi de ruhsal işleyişteki denge arayışını düşünmek açısından bu konuyla ilişkilendirilebilir. Freud, ruhsal aygıtın kendisindeki uyarılma miktarını mümkün olduğunca düşük ya da en azından sabit tutmaya yöneldiğini öne sürer (Freud, 1920/1922). Bu yaklaşımda ruhsal yaşam, uyarılma ve gerilimlerin nasıl düzenlendiği üzerinden, bir ruhsal ekonomi içinde ele alınır.
Bu denge arayışı ile psikoterapinin düzenleyici işlevi arasında bir benzerlik kurulabilir. Süreç boyunca, özellikle kurulan çerçeve aracılığıyla, danışanın içsel düzenini destekleyecek bir ritim ve sabitlik oluşturulmaya çalışılır. Psikoterapide çerçevenin sabitliği, danışanın iç dünyasında ortaya çıkan duygusal dalgalanmaları güvenle taşıyabileceği bir yapı sunarak ruhsal dengeyi destekler. İç dünyada kaos, belirsizlik veya yoğun duygular yaşanırken, terapi odasındaki ve terapist-danışan ilişkisindeki öngörülebilir ve sabit ritim, ruhsal açıdan düzenleyici bir işlev görebilir. Bu deneyim, dalgalı bir denizde ufuk çizgisine bakmaya benzetilebilir: Gözün sabit bir noktaya tutunmasıyla bedenin dengesini yeniden bulması gibi, çerçevenin sabitliği de danışanın ruhsal dünyasında yaşanan dalgalanmaları taşıyabilmesi için yaslanabileceği sağlam bir dayanak sunar. Winnicott’un (1960) güvenilir çevre ve bu çevrenin sağladığı desteğin içselleştirilmesine ilişkin yaklaşımından hareketle, bu deneyimin danışanın dışsal sabitlik ve ritmi içine almasını, kendi ruhsal işleyişine katmasını ve zamanla kendi kendini düzenleme kapasitesini geliştirmesini destekleyebileceği düşünülebilir. Psikoterapinin sürekliliği ve güvenilirliği korunan çerçevesi, tıpkı her gün orada olacağını bildiğimiz ufuk çizgisi veya her sabah yeniden doğacağını bildiğimiz güneş gibi, danışana güvenle yaslanabileceği sağlam bir dayanak sunar.
Diğer yandan, güvenilir bir çerçeve, koşulların ya da düzenin asla değişmemesi ile ilgili değildir. Hayatın doğasında öngörülemezlik ve kontrol edilemezlik vardır ve psikoterapi süreci de bu gerçekliğin dışında değildir. Burada esas olan, değişimin ya da beklenmedik durumların bile güvenli bir zeminde, açık bir biçimde konuşulabileceği bir ilişki alanının varlığıdır. Sürdürülmesi amaçlanan, değişen koşullarda da terapist ve danışan arasındaki yapının güvenilirliğini ve öngörülebilirliğini korumaya yönelik çaba, yani çerçeve fikridir. Çerçevenin sağlamlığı, katı bir değişmezliğe değil; karşılıklı güven, açıklık ve işbirliğine dayalı bu sürekliliğe bağlıdır. Gerektiğinde çerçevenin birlikte yeniden ele alınabilmesi, terapötik ilişkiye ve danışanın otonomisine gösterilen özenin de bir ifadesidir.
Kısacası, psikoterapi çerçevesinin sağladığı sabitlik ve öngörülebilirlik, psikoterapinin kök salacağı, ilişki ve dönüşümün yeşereceği yaşam zeminini sağlaması ve danışanın ruhsal dünyasında güvenli ve sağlam bir içsel dayanak oluşturabilmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu nedenle terapistler, özellikle psikanalitik ve psikodinamik psikoterapi süreçlerinde, çerçeve unsurlarının korunmasına özel bir dikkat gösterirler.
Bu yazıda çerçevenin düzenleyici işlevi üzerinde durduk. Oysa çerçevenin terapötik süreçte bundan çok daha geniş bir rolü vardır: aktarımın ortaya çıkıp üzerinde çalışılabileceği koşulları oluşturmasından, danışan ve terapistin düşleme ve oyun alanını korumasına; gerçeklik ilkesini temsil etmesinden, danışanın otonomisini desteklemesine kadar uzanan çok katmanlı bir işlev alanı. Önümüzdeki yazılarda bu işlevlere biraz daha yakından bakacağız.
Yazar: Klinik Psikolog Pelin Ulutaşlı
Kaynakça
- Bass, A. (2007). When the frame doesn’t fit the picture. Psychoanalytic Dialogues, 17(1), 1–27. https://doi.org/10.1080/10481880701301022
- Bleger, J. (1967). Psycho-analysis of the psycho-analytic frame. The International Journal of Psycho-Analysis, 48(4), 511–519. Yayın kaydı
- Cannon, W. B. (1929). Organization for physiological homeostasis. Physiological Reviews, 9(3), 399–431. https://doi.org/10.1152/physrev.1929.9.3.399
- Freud, S. (1922). Beyond the pleasure principle (C. J. M. Hubback, Çev.). International Psycho-Analytical Press. (Özgün çalışma 1920’de yayımlanmıştır.) Tam metin
- Winnicott, D. W. (1960). The theory of the parent-infant relationship. The International Journal of Psycho-Analysis, 41, 585–595. Yayın kaydı
- Winnicott, D. W. (1971). Playing: A theoretical statement. Playing and reality içinde (ss. 38–52). Tavistock Publications. Bölüm metni