Bağımsızlık çoğu zaman bir başkasına daha az ihtiyaç duymak olarak düşünülür; bu bakışa göre yakınlık ile özerklik bir terazinin iki kefesi gibidir, biri ağırlaştıkça öteki hafifler. Bağlanma kuramı ve psikanalitik düşünce ise yakınlık ile özerkliği birbirine karşıt değil, birbiriyle ilişkili süreçler olarak ele alır: Bir ilişkiye güvenle yaslanabilen çocuk, o ilişkiden ayrışabilmek için de bir zemin bulur. Bu yazıda bağlanma ile ayrışma arasındaki ilişkiyi, yakınlık, özerklik ve özdüzenleme kavramları üzerinden ele alacak; bu süreçlerin okula başlamak gibi gündelik yaşamın önemli geçişlerinde kendini nasıl gösterdiğine de bakacağız.
Güvenli üs, güvenli sığınak
Bebek dünyaya geldiğinde hem bedensel hem duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bakımverenine bağımlıdır. Psikanalist John Bowlby’nin temellerini attığı bağlanma kuramı, bu bağımlılığın nasıl örgütlendiğini ve çocuğun gelişimi boyunca nasıl dönüştüğünü anlatır. Kuramın temel odaklarından biri, bağlanma ve keşfe yönelme eğilimlerinin birbirini dengeleyerek işlemesidir. Çocuk korktuğunda, yorulduğunda ya da canı yandığında yakınlık arar; kendini yeterince güvende hissettiğinde ise ilgisi dışarıya, keşfedilecek dünyaya yönelir.
Bağlanma kuramında önemli bir yeri olan güvenli üs (secure base) ve güvenli sığınak (safe haven) kavramları, çocuğun bakımvereniyle kurduğu ilişkinin birbirini tamamlayan iki işlevini anlatır. Bu anlayışa göre bakımveren, çocuğun dünyayı keşfetmek üzere uzaklaşabildiği, ihtiyaç duyduğunda ise geri dönerek yakınlık, teselli ve güven bulabildiği kişidir. Güvenli üs, çocuğun kendisini yeterince güvende hissederek dış dünyaya yönelebilmesine zemin olan işlevi; güvenli sığınak ise korktuğunda, yorulduğunda ya da zorlandığında bakımverenine dönerek yatışabildiği işlevi ifade eder. Bowlby’nin vurguladığı gibi, bakımverenin burada üstlendiği temel rol, çocuğun ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği, gerektiğinde onu cesaretlendirecek ve destekleyecek biri olarak varlığını sürdürebilmesidir.
Parkta, bir bankta oturan ebeveyninden birkaç adım uzaklaşan küçük bir çocuk düşünelim. Bir süre kumla, yerdeki yapraklarla, yanından geçen bir köpekle ilgilenir; sonra durup arkasına, ebeveynine doğru bakar. Ebeveyninin yerinde olduğunu görünce oyununa döner. Sonra belki biraz daha uzaklaşır, ardından gelip ebeveynine dokunur ve yeniden oyuna gider. Bu gidip gelmeler çocuğun gelişimine dair temel bir şeyi gösterir: Çocuğun dünyaya doğru açılabilmesini sağlayan temel koşullardan biri, ihtiyaç duyduğunda dönebileceği güvenli yerin orada olduğunu bilmesidir. Çocuğun bakımvereninden uzaklaşıp yeniden dönmesi, ayrışma dediğimiz sürecin de en görünür yüzüdür. Bu sürecin ruhsal yanına ise yazının ilerleyen bölümlerinde döneceğiz.
Bu gidip gelmeler tekrarlandıkça çocukta bazı beklentiler oluşur. Çocuk zaman içinde, ihtiyaç duyduğunda kimin ulaşılabilir olduğunu, korktuğunda kimin onu yatıştırabileceğini ve kendisinin bakım ve ilgiye değer biri olup olmadığını deneyimleyerek öğrenir. Bowlby bu beklentileri içsel çalışma modelleri (internal working models) kavramıyla anlatır. Ona göre her insan dünyaya ve dünyadaki kendisine dair modeller kurar. Bu modellerin merkezinde, bağlandığı kişilerden nasıl bir karşılık bekleyebileceğine ve kendisinin onların gözünde ne kadar kabul gören biri olduğuna dair bir kavrayış vardır. Bu modeller çocuğun sonraki ilişkilerine de taşınır ve yeni ilişki deneyimleri bu modellerin süzgecinden geçerek algılanır. Ancak bunlar değişmez yapılar değildir; yeni ilişkiler içinde, yavaş ve zahmetli biçimde de olsa yeniden şekillenebilirler.
Hem gitmek hem kalmak
Çocuğun dünyayı keşfetmek üzere bakımvereninden uzaklaşması, büyüdükçe yeni bir anlam kazanmaya başlar. Özellikle yürümeye başlamasıyla birlikte hareket alanı genişleyen çocuk önce kendi başına hareket edebilmenin heyecanını yaşar; bir süre sonra ise bakımvereninden ayrı oluşu gerçeğiyle giderek daha fazla karşılaşır. Psikanalist Margaret Mahler, aşağı yukarı on beş ile yirmi dört ay arasına yerleştirdiği ve yeniden yakınlaşma (rapprochement) adını verdiği bu dönemde çocuğun iki yöne birden çekildiğini anlatır: Çocuk bir yandan bakımverenine tutunmaya, onu gözden kaçırmamaya, gölgesi gibi peşinden gitmeye ihtiyaç duyar; öte yandan uzaklaşabilmek ve dünyayı keşfe çıkabilmek ister.
Pek çok ebeveyn bu tabloyu gündelik hayattan tanır. Çocuk bir şeyi kendisi yapmayı çok isteyebilir, yapamadığında öfkelenebilir, belki yardım isteyebilir, ama yardım edildiğinde bu kez buna kızabilir. Kapıdan tek başına çıkmakta ısrar edebilir, birkaç adım sonra geri dönüp kucağa tırmanabilir. Kendi başına hareket etme arzusu ile yakınlık ve destek ihtiyacı aynı anda vardır ve çocuk henüz ikisini bir arada tutmanın yolunu bulamamıştır. Bu çelişkili görünen davranışlar, gelişmekte olan ayrılık farkındalığının beraberinde getirdiği doğal bir gerginliğin parçalarıdır.
Çocuğun bağımsızlaşma isteği arttıkça, henüz kendi başına baş edemediği durumlarla karşılaşması da kaçınılmazdır. Ayrışma sürecindeki bu duygusal karmaşıklık, çocuğun yalnızca daha fazla hareket alanına değil, zorlandığında başvurabileceği bir ilişkiye de ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Önce birlikte, sonra kendi başına: Özdüzenleme
Keşfe çıkan çocuk yeni ve heyecan verici şeylerle olduğu kadar, kendisini aşan yoğunlukta duygularla da karşılaşır. Çocuğun bakımvereninin yanından ayrılıp dünyaya yönelebilmesi, bu zorlayıcı deneyimlerin bir ölçüde taşınabileceğine dair bir güven duymasına bağlıdır. Zorlandığında dağılmayacağına ve gerektiğinde destek bulabileceğine güvenen bir çocuk için yeni bir deneyime yönelmek daha kolaydır. Bunlarla baş edemeyeceğini hisseden bir çocuk için ise her uzaklaşma, kaldıramayacağı bir şeyle yalnız kalma riskini de taşır. Bu nedenle çocuğun dünyaya doğru açılabilmesinde, karşılaştığı duyguları düzenleyebilme kapasitesinin gelişmesi önemli bir yer tutar.
Küçük çocuk başlangıçta yoğun duygularını büyük ölçüde bir başkasının yardımıyla düzenler. Eşdüzenleme olarak adlandırılan bu süreçte yetişkinin sesi, bedensel yakınlığı, çocuğun ne yaşadığını fark etmesi ve buna bir anlam vermeye çalışması çocuğun yatışmasına yardım eder. Tekrarlanan bu deneyimler içinde çocuk, bir zamanlar ilişkide bulduğu düzenleyici desteği yavaş yavaş kendi kapasitesinin bir parçası haline getirir. Yaşamın başlarında düzenleme işinin büyük kısmını bakımveren üstlenirken çocuk büyüdükçe bu süreçte daha etkin bir rol almaya başlar. Duygularını fark edebilmek, onlara bir süre dayanabilmek ve onlarla baş etmenin kendine özgü yollarını bulmak gibi becerileri, giderek daha az yardımla kullanabilir hale gelir. Bu kapasite okul öncesi yıllarda daha belirginleşir; ancak çocuk büyüdükten sonra da başkalarının düzenleyici desteğine zaman zaman ihtiyaç duymaya devam eder. Özdüzenleme kapasitesinin gelişmesi, çocuğun yoğun duygularıyla baş edebilmesini, bu sayede bakımvereninden bir süre ayrı kalabilmesini ve kendi deneyimlerine yönelebilmesini destekler.
Ayrı bir insan olmak
Çocuğun bakımvereninden uzaklaşarak kendi başına hareket edebilmesi ayrışmanın yalnızca bir yönünü oluşturur. Ancak ruhsal anlamda ayrışma, çocuğun kendi isteklerini, duygularını ve düşüncelerini giderek daha fazla fark etmesini ve bunların bakımvereninkilerden farklı olabileceğini kavramasını da içerir. Bu nedenle ayrışmayı yalnızca çocuğun ne kadar çok şeyi yardım almadan yapabildiği ya da bakımvereninden ne kadar kolay ayrılabildiği üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.
Bu noktada ayrışmayla yakından ilişkili bir başka gelişimsel kavramdan, özerklikten söz edilebilir. Özerklik, çocuğun kendi tercihlerini oluşturabilmesi, seçimler yapabilmesi ve kendi eylemleri üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olabilmesiyle ilgilidir. Ancak özerklik, her şeyi tek başına yapabilmek ya da başkalarının yardımına ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. Çocuk, gerektiğinde yardım isteyebilir, başkalarıyla yakın ilişkiler kurabilir ve aynı zamanda kendi isteklerini ortaya koyup kendisine ait kararlar verebilir. Tersi de mümkündür: Örneğin ayakkabısını kendi başına giyebilen ama kendi tercihlerini ifade etmekte zorlanan bir çocuk, dışarıdan oldukça bağımsız görünse de özerklik açısından desteğe ihtiyaç duyuyor olabilir.
Yani ayrışma, çocuğun kendisini bakımvereninden ayrı bir insan olarak deneyimlemesiyle ilgiliyken, özerklik, kendi tercihleri ve eylemleri doğrultusunda hareket edebilme kapasitesinin gelişmesini içerir. Bu iki süreç birbirini destekler ve her ikisi de özdüzenleme kapasitesinin gelişimiyle yakından ilişkilidir. Çünkü kendi seçimlerini yapabilmek, bu seçimlerin beraberinde getirebileceği belirsizliğe, engellenmelere ve hayal kırıklıklarına da dayanabilmeyi gerektirir. Çocuk, karşılaştığı güçlüklerin uyandırdığı duyguları giderek daha iyi düzenleyebildikçe kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenmek ve özerk hareket etmek için de daha fazla alan bulabilir.
Farklılaşmak ve ilişkiyi korumak
Ruhsal ayrışma açısından önemli bir yaşantı, çocuğun kendi isteklerinin ebeveyninin isteklerinden farklı olabileceğini ve bu farklılığın aralarındaki ilişkiyi ortadan kaldırmadığını deneyimleyebilmesidir. Çocuk kendi isteklerini ortaya koymaya başladıkça engellenmeler, hayal kırıklıkları ve çatışmalarla karşılaşması da kaçınılmaz hale gelir. Önemli olan, farklı isteklerin ve zaman zaman ortaya çıkan anlaşmazlıkların ilişki içinde taşınabilmesidir. Çocuk, ebeveynine öfkelenebileceğini, onunla aynı şeyi istemeyebileceğini ve buna rağmen aralarındaki ilişkinin devam edebileceğini deneyimledikçe, kendi ayrı varlığını daha güvenle keşfedebilir ve ortaya koyabilir.
Bu farklılıkları taşıma işinin önemli bir kısmı başlangıçta ebeveyne düşer. Burada ebeveynin görevi, ayrışmakta olan çocuğun her isteğini karşılamak ya da dünyayı ona göre düzenlemek gibi beyhude bir çaba göstermek değil, çocuğun duygularını anlamaya çalışırken gerekli sınırları da koruyabilmektir. Hiçbir ebeveyn bunu her zaman başaramaz; zaman zaman öfkelenmek, çocuğu yanlış anlamak ya da gereğinden sert davranmak olağandır. Belirleyici olan, ilişkinin hiç zorlanmaması değil; yaşanan çatışmaların ve kopuklukların fark edilebilmesi, gerektiğinde yetişkinin kendi payına düşen sorumluluğu alabilmesi ve ilişkinin onarılabilmesidir.
Bu deneyimin ruhsal gelişim açısından bir başka boyutu daha vardır: Çocuğun sevdiği ve ihtiyaç duyduğu kişi, aynı zamanda onu engelleyen, hayal kırıklığına uğratan ve öfkelendiren kişidir. Psikanalist Melanie Klein’a göre bebek bir süre doyuran anne ile engelleyen anneyi adeta iki ayrı figür gibi yaşar; ilk yılın ortalarına doğru ise bunların aynı kişi olduğunu kavramaya başlar. Bu gelişmeye, sevilen kişiye zarar vermiş olma kaygısı ve onu onarma isteği eşlik eder.
Çocuğun aynı kişiye yönelik sevgi, yakınlık, öfke ve hayal kırıklığını bir arada taşıyabilmesi, karşısındakini yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan ya da onu engelleyen yönleriyle değil, bunları bir arada barındıran bütün bir insan olarak görebilmesinin yolunu açar. Başkasına dair bu bütünlüklü kavrayış, çocuğun kendisini de iyi ve kötü yanlarıyla bütün bir insan olarak deneyimleyebilmesiyle birlikte gelişir. Öfkelendiği annesinin hala sevdiği annesi olduğunu deneyimleyen çocuk, kendi öfkesinin de onu sevilmez kılmadığına güvenebilir. Ayrı bir insan olabilmek de önemli ölçüde bu güvene dayanır; çünkü bu güven olmadan her farklılaşma, her itiraz ve her öfke ilişkiyi kaybetme tehlikesi gibi yaşanabilir ve ayrışma sürecini zorlaştırabilir.
Ebeveynin ayrışması
Ayrışmanın duygusal karmaşıklığı yalnızca çocuğa özgü değildir. Çocuğun kendi tercihlerini ortaya koyması, başka insanlarla ilişkiler kurması ve ebeveyninden bağımsız deneyimler yaşaması, ebeveynde gurur ve sevinç kadar kaygı, hüzün ya da dışarıda kalmışlık duyguları da uyandırabilir. Ebeveyn bir yandan çocuğunun büyümesini ve kendi yolunu bulmasını isterken öbür yandan kendisine duyulan ihtiyacın değişmesiyle zorlanabilir. Kucağından inip koşan çocuğun ardından bakan bir ebeveynin hissettiği, rahatlamanın yanında, bir şeylerin geride kaldığına dair bir yas da olabilir.
Çocuk psikanalisti Erna Furman bu meseleyi, Anna Freud’dan duyduğunu söylediği bir ifadeyle anlatır: “Mothers have to be there to be left”, yani “anneler bırakılabilmek için orada olmalıdır”. Furman’ın bu düşünceyi ele alışında, çocuğun kendi başına bir şeyleri başarabilmesi annenin çocuğunu özlemeye ve kendisine eskisi kadar ihtiyaç duyulmadığını hissetmeye izin verebilmesiyle, bunu yaşarken de sevgiyle ulaşılabilir kalabilmesiyle ilişkilidir. Anneler üzerinden ifade edilmiş bu düşünce, çocuğun bakımını üstlenen herkes için geçerlidir. Orada olmak, bırakılmaya razı olabilmeyi de içerir. Çocuğun her uzaklaşması ebeveynde dayanılması zor bir kaygı ya da kırgınlık uyandırıyorsa, çocuk bu duygulardan etkilenebilir ve gitme isteği ile ebeveynini koruma isteği arasında sıkışabilir.
Bağlanma ve ayrışma bu anlamda çocuk ile bakımveren arasındaki ilişkide gelişen ve her ikisini de etkileyen süreçlerdir. Çocuğun ayrışmasını destekleyebilmek, ebeveynin de kendi duygularını fark edebilmesini ve kendi yakınlık ihtiyacı ile çocuğun gelişen özerkliğini birbirinden ayırabilmesini gerektirir.
Okula başlamak
Okula başlamak, bağlanma, ayrışma, özerklik ve özdüzenleme süreçlerinin bir arada sınandığı önemli bir gelişimsel deneyimdir. Çocuk yalnızca belirli saatler boyunca ebeveyninden ayrı kalmayı değil, başka yetişkinlerle güven ilişkisi kurmayı, akranlarıyla kendine ait deneyimler yaşamayı ve alışık olmadığı sosyal ve duygusal durumlarla baş etmeyi de öğrenir. Öğretmen bu yeni ortamda çocuğun dönüp bakabileceği, zorlandığında yaslanabileceği güvenli bir yetişkin haline gelebildiği ölçüde, okul da yavaş yavaş keşfedilebilir bir yer olur. Okul aynı zamanda evin dışında yeni bir eşdüzenleme ilişkisinin kurulduğu ve çocuğun kendi tercihlerini ebeveyni olmadan ortaya koyabileceği bir alandır: Gün içinde yaşadığı bir hayal kırıklığında öğretmeninden destek alabilmek de, hangi oyuna katılacağına kendisi karar verebilmek de bu uyumun parçalarıdır.
Okula uyum konuşulurken dikkat çoğu zaman sabah kapıdaki vedalaşmaya yoğunlaşır: Çocuk ağlıyor mu, kolayca ayrılabiliyor mu? Oysa bağlanma araştırmaları, bu sorunun tek başına yanıltıcı olabileceğini gösterir. Ainsworth’ün geliştirdiği, bebeklerin anneleriyle kısa ayrılık ve kavuşma anlarının gözlemlendiği Yabancı Durum (Strange Situation) olarak bilinen araştırma düzeninde, bağlanma örüntüleri değerlendirilirken özellikle kavuşma anlarına bakılır. Güvenli bağlanan bebekler ayrılık sırasında sıkıntı gösterebilir; anne döndüğünde ise ona yakınlık, temas ya da etkileşim ararlar. Kaçıngan bağlanma örüntüsü gösteren bebekler ise ayrılık sırasında daha az ağlayabilir, anne döndüğünde de ondan uzak durabilir ya da onu görmezden gelebilir. Dışarıdan bakıldığında bu bebekler ayrılığı daha kolay karşılıyormuş gibi görünebilir. Ancak gelişim psikologları Gottfried Spangler ve Klaus Grossmann’ın araştırmasında, ayrılık sırasında daha az sıkıntı gösteren kaçıngan bebeklerin kalp atım ölçümleri, güvenli bağlanan bebeklerinkine benzer bir fizyolojik uyarılmışlık örüntüsüne işaret etmiştir. Yani daha az sıkıntı göstermek, ayrılıktan daha az etkilenmek anlamına gelmeyebilir. Bu araştırmalar bebeklik dönemine aittir ve sonuçları okul çağındaki çocuklara doğrudan genellenemez. Yine de ayrılık karşısında gözlenen davranışların bağlanmaya dair tek başına yeterli bilgi vermeyebileceğini hatırlatırlar. Güvenli bağlanma, çocuğun ayrılıklarda hiç zorlanmaması, öfkelenmemesi ya da korkmaması demek değildir; ebeveyninden kolayca ayrılması da tek başına güvenli bağlandığını göstermez. Bağlanmanın niteliğini tek bir davranıştan çok, ilişkinin zaman içindeki örüntüsünden okumak gerekir.
Okula uyumu değerlendirirken de sabah ayrılığının nasıl gerçekleştiği kadar, çocuğun gün içinde nasıl olduğuna, öğretmeniyle nasıl bir ilişki kurduğuna, oyunlara nasıl katıldığına, zorlandığında destek arayıp arayamadığına ve bütün bunların haftalar içinde nasıl değiştiğine bakmak gerekir. Günün sonunda ebeveyniyle yeniden buluştuğunda çocuğun ona nasıl yöneldiği de bu değerlendirmenin önemli bir parçasıdır.
Her çocuğun ihtiyacı farklıdır
Bağlanma, ayrışma, özerklik ve özdüzenleme bütün çocukların gelişiminde önemli bir yer tutar; ama her çocuğun bu süreçlerdeki ihtiyacı aynı değildir. Kendi başına hareket etmekte zorlanan bir çocuk cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyabilirken, fazlasıyla kendi kendine yetmeye çalışan bir başka çocuk bir yetişkine yaslanabileceğini deneyimlemeye ihtiyaç duyabilir. Benzer şekilde, yoğun duygularını dışa vuran bir çocuğun düzenlenmek için desteğe ihtiyacı olabilirken, duygularını sürekli kontrol altında tutan ve ihtiyaçlarını pek dile getirmeyen bir çocuğun da kendisini daha rahat ifade edebileceği bir ilişkiye ihtiyacı olabilir. Kaçıngan bebeklerle ilgili bulgunun da hatırlattığı gibi, zorlandığını açıkça gösteremeyen çocukların ihtiyaçları kolayca gözden kaçabilir.
Bu yüzden çocuğun bağımsızlaşmasını desteklemek, ona giderek daha fazla sorumluluk vermek ya da giderek daha az yardım etmekle sınırlı düşünülemez. Daha çok, çocuğun kendi kapasitesini geliştirebilmesi için ne zaman ona alan açmak, ne zaman yakınlık ve destek sunmak gerektiğini, yani çocuğun ihtiyacını anlamaya çalışmakla ilgilidir. Üstelik bu soru bir kez yanıtlanıp kapanmaz; çocuk büyüdükçe, ortamı değiştikçe, hatta aynı çocuğun farklı günlerinde yeniden düşünülebilir. Bu mesele ilk çocuklukla da sınırlı kalmaz: Ergenlikte ve yetişkin hayatındaki yakın ilişkilerde, yeni başlangıçlarda ve kayıplarda da bu denge tekrar tekrar sınanır.
Baştaki park örneğine dönelim. Çocuk başlangıçta arkasına dönüp ebeveyninin orada olduğunu görmeye ihtiyaç duyar. Büyüdükçe daha uzağa gidebilir, karşılaştığı güçlüklerin uyandırdığı duyguları giderek daha iyi düzenleyebilir ve kendisine ait bir dünya kurmaya başlayabilir. Arkasına dönüp bakma ihtiyacı zamanla azalsa da, dönüp bakabileceği bir yerin varlığı, gidebilmesinin koşulu olmaya uzun süre devam eder. Yakınlık ile özerklik bu yüzden birbirinin karşıtı değil; çoğu zaman birbirini mümkün kılan kavramlardır.
Yazar: Klinik Psikolog Pelin Ulutaşlı
Kaynaklar
- Ainsworth, M. D. S. (1979). Infant–mother attachment. American Psychologist, 34(10), 932–937.
- Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Vol. 2. Separation: Anxiety and anger. Basic Books.
- Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
- Bretherton, I. (1992). The origins of attachment theory: John Bowlby and Mary Ainsworth. Developmental Psychology, 28(5), 759–775.
- Furman, E. (1982). Mothers have to be there to be left. The Psychoanalytic Study of the Child, 37(1), 15–28. https://doi.org/10.1080/00797308.1982.11823356
- Klein, M. (1935). A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 16, 145–174.
- Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. Basic Books.
- Spangler, G., & Grossmann, K. E. (1993). Biobehavioral organization in securely and insecurely attached infants. Child Development, 64(5), 1439–1450. https://doi.org/10.2307/1131544