İnsan Kendini Bir Özne Olarak Deneyimlemeye Nasıl Başlar?

Bir önceki yazıda (Bir Hayalden Kendimize Doğru), insanın kendisi olmaya nasıl başladığını düşünürken, bebeğin dünyaya doğru ilk yönelimlerinden ve kendiliğin bir başkasının zihninde nasıl şekillenmeye başladığından söz etmiştik. Buradan hareketle, yine en erken ilişkilerden başlayarak başka bir sorunun izi sürülebilir: İnsan kendisini bir özne olarak, yani yalnızca başına bir şeyler gelen biri olarak değil, kendi hareketlerinin, yönelimlerinin ve girişimlerinin kaynağı olan biri olarak deneyimlemeye nasıl başlar?

Dünyaya doğru uzanmak

Bebek doğduğu andan itibaren, henüz sınırlı biçimlerde de olsa, dünyaya yönelir ve onunla etkin bir ilişki kurmaya başlar. Bunun en erken örneklerinden biri, yenidoğanın daha yaşamın ilk saatlerinde memeye doğru küçük hareketlerle ilerleyebilmesidir. (Yenidoğanların doğumdan hemen sonra memeyi aramaya ve ona doğru kendiliğinden yönelmeye başladıkları gözlemlenmiştir; Widström ve ark., 1987, 2011.) Zamanla bu yönelimlerin görünümü artar: Etrafa bakar, sesler çıkarır, gülümser, yaklaşır, uzanır, geri çekilir. Bu hareketlerin her biri, bebeğin giderek daha etkin biçimde dünyayla ilişki kurmaya başladığının, bir başka deyişle erken faillik deneyimlerinin işaretleri olarak düşünülebilir.

Bu erken faillik deneyimlerine önemli bir şey eşlik eder: Bebeğin dünyaya doğru yönelimleri bazı karşılıklar bulur. “Oyuncağa vurdum ve sallandı.” “Ses çıkardım ve biri bana dönüp baktı.” “Gülümsedim ve onun yüzü aydınlandı.” Böylece bebek yalnızca bir hareket başlatabildiğini değil, kendisinden çıkan bir hareketin dünyaya ulaşabildiğini ve orada bir karşılık bulabildiğini de deneyimler.

Annenin (bakımverenin) yüzünde kendini görmek

Winnicott’ın ifadesiyle, annenin yüzü bebek için bir ayna işlevi görür. Bebek bakımverenin yüzüne baktığında yalnızca karşısındaki kişiyi görmez; kendi haline verilmiş bir karşılıkla da karşılaşır. Gülümsemesine eşlik eden bir gülümseme, heyecanına verilen canlı bir karşılık, huzursuzluğunun fark edildiğini gösteren bir yüz… Henüz kendi deneyimi üzerine düşünemediği bir dönemde bebek, kendisine yönelen bu bakışlarda kendi haline dair bir şeyler bulmaya başlar.

Elbette bakımverenin yüzü her zaman yalnızca bebeğin halini yansıtamaz. Her annenin yorgun, dalgın, kaygılı ya da kendi derdiyle meşgul olduğu anlar vardır. Ancak bebek karşısındaki yüzde çoğunlukla kendi haline verilmiş bir karşılık yerine bakımverenin kendi meşguliyetini buluyorsa, bakımverenin yüzüne bakmak zamanla başka bir ana işlev kazanabilir. Bebek, o yüzde kendine dair bir şey bulmaktan çok, karşısındaki kişinin nasıl olduğunu anlamaya ve orada ne olup bittiğini kestirmeye daha fazla yönelebilir. Üstelik beslenmesi, uykusu ve gündelik bakımı bu sırada gayet iyi sürüyor olabilir. Burada söz konusu olan temel bakımın varlığından çok, bebeğin kendi halinin karşısındaki kişide nasıl bir karşılık bulduğu, hatta bir karşılık bulup bulamadığıdır.

Jessica Benjamin’in tanınma üzerine düşünceleri meseleyi buradan biraz daha ileri taşır. Çocuk yalnızca karşısındaki kişinin bakışında kendisini bulan biri değildir; kendisi de o kişiye ulaşan, onu etkileyen ve ilişkide bir şey meydana getiren bir öznedir. Gülümsediğinde karşısındaki yüzün canlandığını, ses çıkardığında birinin ona döndüğünü, uzaklaştığında bunun fark edildiğini deneyimler. Karşısındaki insan da böylece yalnızca çocuğun kendisini görebildiği bir ayna olmaktan çıkar; çocuğun hareketlerinden etkilenen ve bunlara kendine özgü karşılıklar veren başka bir kişi olur. Tanınma, bu anlamda“görülüyorum” deneyiminin ötesinde, “sana ulaşabiliyorum, seni etkileyebiliyorum, aramızda olanlarda benim de bir payım var” deneyimidir.

Dolayısıyla burada görülmek ile tanınmak arasında bir ayrım yapılabilir. Bir bebeğin ihtiyaçları dikkatle karşılanıyor, ne zaman acıktığı, yorulduğu ya da huzursuzlandığı iyi anlaşılıyor, yani bebek görülüyor olabilir. Tanınma ise bebeğin kendine özgü hareketlerinin, ilgilerinin, niyetlerinin, heyecanının, itirazının ya da geri çekilişinin de ilişkide bir karşılık bulmasına dairdir. Tanınan çocuk, yalnızca ihtiyaçlarına yönelik bakım verilen biri değil, ilişkiye kendinden bir şey getiren ve ilişkinin nasıl yaşandığında payı olan biri olarak da karşılanır.

Tanınmanın paradoksu

Benjamin’in düşüncesinde tanınma bir gerilimi de beraberinde getirir. Birini gerçekten tanıyabilmek için onun karşısında ayrı bir özne olarak bulunuyor olmak gerekir. Çocuğu tanıyan kişiler de kendi zihinleri, istekleri ve sınırları olan, çeşitli durumlar karşısında çeşitli duygular hisseden kişilerdir. Bu da çocuğun her zaman tam olarak anlaşılamayacağı, beklediği karşılığı her zaman alamayacağı ve hayatın doğal akışı içinde zaman zaman hayal kırıklığı yaşayacağı anlamına gelir. Karşıdaki kişinin ayrı bir özne olarak var olması tanınmayı mümkün kılar, ancak aynı zamanda tanınmanın hiçbir zaman eksiksiz olamayacağını da beraberinde getirir.

Winnicott’ın nesnenin kullanımı üzerine düşüncesi de bu ayrılığın nasıl deneyimlenmeye başladığıyla ilgilidir. Çocuk öfkesiyle, talepleriyle, reddedişiyle ya da yıkıcı yanlarıyla karşısındaki kişiye yöneldiğinde, karşısındaki kişi yıkılmadan ve misilleme yapmadan kalabilirse, çocuk kendi etkisinin sınırlarıyla da karşılaşır. Öfkesi karşısındakine ulaşmıştır ve karşıdaki bundan etkilenmiştir; fakat kendi varlığını ve çocuk ile ilişkisini sürdürebilmektedir. Böylece çocuk, karşısındaki kişinin kendisinden ve kendi ruhsal dünyasından bağımsız bir gerçekliği olduğunu giderek daha fazla deneyimleyebilir. Ben ile öteki arasındaki ayrım da bu tür deneyimler içinde giderek belirginleşir: “Karşımdaki kişi benden etkilenebilir, fakat benim bir uzantım değildir. O benden ayrı biridir, ben de ondan ayrı biriyimdir.”

Benjamin’e göre karşılıklı tanınma bir kez elde edilip sonra sürekli korunan bir durum da değildir. İlişkiler içinde kurulur, zaman zaman bozulur ve yeniden kurulabilir. Bozulduğu anlarda ilişki, birinin yapan diğerinin yapılan, birinin isteyen diğerinin boyun eğen gibi pozisyonlarda olduğu dar konumlara sıkışabilir. Benjamin bunu tamamlayıcılık üzerinden düşünür. Markette istediği oyuncağın alınması için yere yatıp bağıran bir çocuk ile onun karşısında duran ebeveyni düşünelim. Ebeveyn kendisini çocuk tarafından köşeye sıkıştırılmış ya da kontrol ediliyor gibi hissedebilir. Çocuk ise çok istediği bir şeyin önünde, değiştiremediği bir sınırla karşılaşmıştır. Böyle anlarda her iki taraf için de karşısındaki, kendi istediğinin önünde duran kişi haline gelebilir. İlişki, birinin diğerine bir şey yaptığı, diğerinin ise kendisine bir şey yapılan olduğu iki konuma sıkışabilir. Çocuğun isteği ile ebeveynin sınırının aynı ilişkide birlikte var olabileceği alan daralır; ilişki “ya sen ya ben” biçimine yaklaşır.

Buradan çıkmak, taraflardan birinin istediğinin olmasını gerektirmez. Ebeveyn, örneğin, “Bunu çok istediğini görüyorum, ama bugün almıyoruz” diyebilir. Çocuğun isteği tanınırken ebeveynin sınırı da varlığını koruyabilir. Çocuğun istediği şeyin gerçekleşmemesi, isteğinin görülmediği anlamına gelmek zorunda değildir; aynı şekilde çocuğun isteğine yer açmak da ebeveynin kendi sınırından vazgeçmesini gerektirmez. Yani iki tarafın da özneliğini koruyabilmesi için aynı şeyi istemeleri, aynı noktaya gelmeleri ya da aralarındaki gerilimin bütünüyle ortadan kalkması gerekmez. Hatta öznellik açısından bakıldığında, aradaki farklılığın korunmasının özel bir önemi vardır. Çünkü ancak bu farklılık içinde karşıdaki kişinin kendine ait bir zihni, isteği ve sınırı olduğu; buna karşılık kişinin kendi isteğinin de karşısındakinden farklı olduğu halde varlığını sürdürebildiği deneyimlenebilir. Çocuk “Ben bunu istiyorum” derken ebeveyn “Ben buna izin vermiyorum” diyebilir ve bu iki ayrı konum, birbirini ortadan kaldırmadan aynı ilişkinin içinde kalabilir. Ayrışma açısından bakıldığında, bu farklılığın ortaya çıkabilmesi gelişimin önemli bir parçasıdır. Çocuk, karşısındaki kişinin kendisinden farklı bir isteği, sınırı ya da bakış açısı olduğunu deneyimlerken, kendi isteğinin de bu farklılık karşısında varlığını sürdürebildiğini görür. Böylece birbirinden ayrı birer özne olmak, ilişkinin ortadan kalkması anlamına gelmeden deneyimlenebilir.

Yetişkinin hayatında faillik

Bu erken ilişkisel deneyimlerin yetişkinlikteki karşılıkları çoğu zaman oldukça gündelik biçimlerde görülebilir. Kendi hareketlerinin karşısındaki kişide nasıl bir karşılık bulduğunu yeterince deneyimleyememiş ya da karşısındakinin halini izlemek kendi halini ortaya koymaktan daha önemli olmuş biri, bazı ilişkilerinde kendi etkisini fark etmekte zorlanabilir. Ne istediğini söylemeden, hatta fark bile etmeden önce karşısındakinin ne istediğini anlamaya çalışabilir; bir ilişkinin gidişinde kendi payını olduğundan daha az görebilir ya da söylediği bir şeyin karşısındaki kişide bıraktığı etki karşısında şaşırabilir.

Benzer bir durum psikoterapi ilişkisinde de ortaya çıkabilir. Örneğin terapistin danışanın söylediği bir şeyden etkilendiğinin fark edilmesi, bazı danışanlar için alışılmadık olabilir. Kendi sözünün, sessizliğinin, itirazının ya da merakının karşısındaki kişide bir karşılığı olduğunu görmek, kişinin kendisini ilişkide nasıl deneyimlediğine dair yeni bir alan açabilir. Bu açıdan psikoterapi, kişinin başka biriyle kurduğu ilişki içinde kendi etkisini de deneyimleyebildiği bir yer olabilir.

İlişkilerde her halimiz aynı karşılığı bulur mu?

Öte yandan tanınma kavramını, sanki çocuğun bütünü için ya var ya yok olan bir şeymiş gibi ele almamak gerekir; ilişkiler bundan daha karmaşıktır. Neşe, öfke, ihtiyaç, itiraz, bağımsızlaşma ve korku aynı çocuğa ait olsa da bunların her biri karşısındaki yetişkinde aynı kolaylıkla karşılık bulmayabilir. Bir ebeveyn çocuğunun üzüntüsünün yanında rahatlıkla durabilirken öfkesi karşısında zorlanabilir; bir başkası çocuğun kendisine ihtiyaç duymasını rahatça karşılayıp uzaklaşmak istemesini bir reddediliş gibi yaşayabilir.

Bu ilişkilerin içinde bazı hallerimiz kendimize daha tanıdık hale gelirken, bazılarıyla aramızda zamanla daha fazla mesafe oluşabilir. Tanınma meselesi de böylece insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye doğru genişler.

Yazar: Klinik Psikolog Pelin Ulutaşlı


Kaynaklar

Benjamin, J. (1988). The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination. New York: Pantheon Books.

Benjamin, J. (2004). Beyond doer and done to: An intersubjective view of thirdness. The Psychoanalytic Quarterly, 73(1), 5–46.

Rochat, P. (2001). Social contingency detection and infant development. Bulletin of the Menninger Clinic, 65(3), 347–360.

Winnicott, D. W. (1971). Mirror-role of mother and family in child development. In Playing and Reality. London: Tavistock Publications.

Winnicott, D. W. (1971). The use of an object and relating through identifications. In Playing and Reality. London: Tavistock Publications.

Yazar Hakkında:

Paylaşmak için:

İletişim:
  • +90 216 407 1222 / +90 532 061 6222
    Ethem Efendi Caddesi
    Erenköy, Kadıköy, İstanbul
Çalışma Gün ve Saatleri:
  • Pazartesi - Cuma: 10:00 - 20:00
    Cumartesi - Pazar: 11:00 - 18:00

Copyright © 2025. Bu sitede yer alan hiçbir yazılı ve görsel içerik izinsiz paylaşılamaz, tümünün hakları saklıdır.